Türkçeİngilizce

Sennur Sezer Hayat kısa geceler uzun

 Pişirmeden Önce Ne Pişirmeli? Bu, tarih kadar eski soru yaşı hafif hafif olgunluğa yaklaşmakta yani gençliği, acemiliği geçmekte olanlar içindir. Yoksa ergenler coşmaya da, koşmaya da her dem hazırdır.
 
15.08.2014 08:15SENNUR SEZER sennursezer@gmail.com
 
 
 
 
 
İnsan denen yaratık doğumdan ölüme, düğünden mateme yemek yemeği tören haline getirmiş, kutlamasına ya da ağlamasına eşlik edecek yiyecek kuralları uydurmuş. Rönesansın heykeltıraşlarından birinin de yeteneğini ahçı yamağıyken sofraya konacak tereyağı heykelde gösterdiği de söylenir ya... Bizim geleneğimizdeyse sofra düzeninde pastadan, buzdan, tereyağdan heykel benzeri süslemeler gibi çılgınlıklar pek görülmez. İsraftır. Sen tereyağını dondurup aslan heykeli yaptırırsan gören şaşar sanırsın! Hıh, o tereyağını eritip demlenirken pilava haşla ki herkesin dimağı kokudan, lezzetten yarılsın.
 
Dilimizde yemek adlarından tekerlemeler, yemekle ilgili cinsel cinaslar epey kalabalıktır. Edebiyatımızdaki benzetmeler de öyle. Sevgili gövdesinden bahçe diye söz açabilen hayal gücü, sevgili göğsündeki ayvalardan, narlardan da rahatlıkla söz edecektir.
 
Böyle bir şair hiç de suçlu sayılmaz, bu işi başlatan şairlerin piri Davut peygamberdir. Zebur’daki mezmurlardan birinde (Neşideler Neşidesi) sevgilinin gövdesi övülür. Bu bölüm nerdeyse bütünüyle Eco’nun Gülün Adı’ndaki tek sevişme sahnesinde yer alır. Romanın en beğenilen bölümlerindendir.
 
Neredeymiş o iksir?
Efendim, bendenizin niyeti aslında kutsal kitaplar değil, dil ustası Ayşe Kilimci’nin bir zamandır merak sardığı yemek kitabı görünüşlü dil cambazlıklarıdır. Ayşe Kilimci, öykülerinde de ince ince işler cümlelerini. Sözcükleri ilmiklerle, anıştırmalarla birbirine iliştirir, gelinler gibi süsler. Öyküde misiniz, Aydın’ın oya pazarında mı anlamazsınız. Bu sözcük ustalığına bir de halk bilgisi zenginliğini eklendi mi... Immh, tadından yenmez. İşte Ayşe Kilimci anlatacağı roman kırıntılarını, öykü parçacıklarını yemek anlatımlarının arasına sıkıştırarak gösteriyor bize. Öykünün lezzetini tadıp doymadan kalıyoruz böylece. (Bilmiyorum onun yemek kitaplarının tadına bakanlar öykülerin peşine düşüyor mu?)
 
Yazarımız, Fettan Vişne Günahkar Elma, Meğer Mutfak Bir Masalmış, “Ot Var Çiçek Var, Sevdalığa Çare Var ...” derken zor bir soruyla çıktı karşımıza İşi Pişirmeden Önce Ne Pişirmeli?  Bu, tarih kadar eski soru elbet yaşı hafif hafif olgunluğa yaklaşmakta yani gençliği, acemiliği geçmekte olanlar içindir. Yoksa ergenler coşmaya da, koşmaya da herdem hazırdırlar. (“Hop taraleylim havası, yandı da pilav tavası.”) Hem onlar işi pişirmeye kalktılar mı başlarında karışacak bekçi çok, aile, mahalle, olmadı devlet...
 
Bir şey pişirmek için düzen gerek. (Düzeni kurmaya da yürek gerek. Yürek de değil de... Neyse...) İşi pişirmeden coşturmalı, koşturmalı yiyecekler gerekirmiş. Bütün gençliğimiz değilse de yarısı kızların iki damlasıyla aklını, kontrolünü kaybettiği iksirlerin efsaneleriyle geçti. Bir sinekten mi, böcekten mi yapılıyormuş. Delikanlı arkadaşlarımızın hepsi de ceplerinde o iksir varmış da, bize acıdıklarından kullanmıyorlarmış pozundaydılar. Hadi bu efsanelere biz inanıyorduk da koskoca beyler, paşalar hatta haşa huzurdan padişahlar nasıl inanmışlar. Nefsi şahanelerine mis kokulu macunlar yaptırmışlar yeni yetmelere güç gösterme hülyasıyla. Oyşa Ayşe Kilimci ne diyor bir bakın:
 
“Hayallerimiz ve aşklarımız iyi ki var, onlarsız dünya şipşak polaraid fotoğrafa benzemez miydi, siz söyleyin? Şimdi, iyi ki aşk ve hayal var , umut etmek var, hâllerimiz stüdyo işi, rötuşlu , pırıl pırıl , rengârenk...
 
Yiyip içmekle cinsel mutluluk, ayrılamaz kaynaklar; aynı pınardan çağlayan...Birbirini tetikleyen...
 
Yememek, içmemek, sarılıp da yatmamak, afrodizyak yöntemlerin farklı bir bir biçimi olamaz mı? Cinsel perhiz ya da naza çekmek? Kimi kültürlerde, kızlarla erkeklerin sakınmasız birarada oluşlarıyla gelen disiplin, belki de bundandır.”
 
 
 
Ayşe Kilimci kitabının başından sonuna, bu işlerde de her türlü yükün dönüp dolaşıp yine kadınların üstüne yığılmasına kızıyor alttan alttan. Bunu da açıkça söylemiyor sanırsanız aldanırsınız: 
 
“Hayat kısa, geceler uzun, döşek ibadet yeri... Öyle olmasa ananem niye dedi, ‘Kocasına sırtını dönen gelinin üstüne, sabaha kadar cehennem koru kürer melaikeler...’ Yani o kadar günah, ı-ıh demek. Peki o hazret ı-ıh derse, ben uyuycam, ilişmeyin derse, erkeklere de ateş kürenecek mi acep?”
 
“Eros en lüks aşk sofraları üstünde mi uçar?”
Ayşe Kilimci yeme, afrodizyak gibi bahanelerle aslında toplumumuzun fotoğraflarını çekiyor. Kadınlarla erkeklerin yiyeceklerinin cinsel nedenlerle ayrılmasından başlıyor, kimi yiyeceklerin şehvetle kimilerinin iffetle bağdaştırılmasına basıyor kahkahayı, elbette sizinle birlikte. Yatılı okulların yemek ve çay kazanlarına şap atılması efsanesini de unutmuyor. Ama araya bir öğüt iliştiriveriyor: “Zaten yukarıya iyi gelen aşağıya da iyi geliyor. En başta, akıl her şeye iyi gelmiyor mu? Ya sevişmek en güzel , akıllıyla olansa?”
 
 Yazarımız insan soyunun ne kadar yenilip yutulmaz ayrıntılarla uğraşarak çoşkuyu aradığını anlatıyor ki, kimi zaman gülmekten gözleriniz doluyor. Deniz kestanesinden istiridyeye çiğ (canlı canlı) yenen deniz halkı, mürekkep balığının mürekkebi, ahtopotun düğmesi... Oysa cananınızın bir gülücüğü de yetebilir sizi coşturmaya.
 
Gerçek yazar toplumdaki sınıfsal çatışkı ve çelişkileri de unutmaz, gözden kaçırmaz. Kilimci de bu bilinçle soruyor: “Eros en lüks aşk sofraları üstünde mi uçar?” Bu soruyu açıkladığında biraz can acıtıyor soru: “Statü simgesi , varsıllığı kanıtlayan bu yiyecekler, karşı cinsin kalbini mi çeler, aklını mı?” Yanıt Kilimci’ye yakışıyor: “Orasını saraylı kadınlara sormalı.”
 
Hepsi iyi de asiller, özellikle kral soyu yemeğini kendi pişirmez ki.
 
İŞİ PİŞİRMEDEN ÖNCE NE PİŞİRMELİ?
Ayşe Kilimci
Oğlak Yayınları
2014, 144 sayfa, 20 TL.

Facebook

18/07/2018 Gün Ortalama:75  Bugün 24 Ziyaret var  Sitede 1 kişi var  IP:54.198.77.35