Türkçeİngilizce

18.12.2016 Sevgili Anne Frank,

Yani Anneliese Marie Frank

 

Adınız, Almanya’daki Nazi soykırımının adı…

 

12 Haziran 1929’da Frankfurt’ta doğdunuz, 5 yaşınıza kadar bu şehirde bir apartmanda yaşadınız. Holokost’ta, daha 16 yaşınızda öldünüz. Şu tılsımlı, şu güzelim dünyaya herkes sığdı, yalnız çocuklar sığamadı. Çocuklar her zaman serçe kuşları gibi savruldu, savaşlarda bombalarla, yahut kast ile, töre buyruğuyla, çocuk işçiliğiyle,bedensel ve gönülden yana yapılan şiddetle…

 

Babanız Otto bey bankacı.(İyi de fotoğrafçı…Sizin de merakınız var, fotoğraf çekmeye. Sonradan sığınacağınız küçük zindanınızda bile çekiyorsunuz…)1929 büyük buhranında işler sarpa sarınca, 933’de ticari bağlantıları sayesinde Hollanda’ya gitmeyi becerdi, Siz, büyükanne ve büyükbabanızla birlikte kaldığınız Aschen şehrinden babanızın yanına giden son bireyisiniz, ailenizin.

 

Ama faşizm sizi orada da buldu. Zaten bu faşizmin mührü vurulmaya görsün, ırk diye, din diye, mezhep diye sürer gider. Dünya bu defterin sizle kapandığını sandı, meğer faşizme ve kıyıma alıştırmaymış, sizin yaşadıklarınız…

 

Amsterdam’da yaşarken, ablanız Margot’la birlikte Yahudi okuluna gidiyorsunuz.Yahudilerin iş kurması yasak, o yüzden işi o götürse de işin başına güvendiği bir dostunu geçiriyor, babanız…

 

1942 yılı Temmuz’unda ablanız Margo’ya celp geliyor, Nazi bürosunda adının yanına çarpı işareti konuyor. Siz 14 yaşınıza bastığınızda babanızın Prinsengracht’taki işyerinin gizli bölmesinde saklanmaya başlıyorsunuz. Yanınızda yakın dostunuz dört kişi daha var, onlar da Hollanda Yahudisi. Canınız sağ olsa da tutuklusunuz.Kendi hayatları bahasına bu dört Hollanda Yahudisi size gıda ve giyecek getiriyor. İki yıl boyu günlüğe ‘Gizli Oda’ diye yazacağınız bu yer, Prinsengracht sokağı 263 numaradaki şirketin ofis arkasındaki apartmanın çatısında gizlenerek yaşadığınız yer. Dışardaki dünya ile M.Gies aracılığıyla bağ kuruyorsunuz.

 

13.doğum gününüzde gelen defter en yakın ve tek arkadaşınız. Ergenlik eşiğindeki dertler, yalnızlık, arayış, dünyaya, hayata ve arkadaş hasreti, sizin bu deftere Kitty adı verip, arkadaş edinmenize, bir arkadaşla söyleşir gibi ona yazmanıza yolaçıyor. Temiz hava girsin diye açamadığınız panjuru, pencereyi ona yazarken açmış gibi oluyorsunuz. Hep sessiz olmak zorundasınız, ne neşeli bir haykırış, ne şarkı söylemek, şşşşt, sessiz ol Anne…Bir yandan da büyüyorsunuz, bunun beden ve ruhta yarattıklarını da deftere aktarıyorsunuz. Önce kendiniz için yazarken, savaş bitince savaş sırasında tutulan hatıra defterlerinin toplanıp değerlendirileceğini haber aldıktan sonra, daha dikkatli ve okurlara seslenir özenle yazıyorsunuz. Kişisel gelişiminiz hızlı ve esaslı. Yazarlığı hedefliyorsunuz, bu gerçekleşemiyor ama siz yıllarca en çok satan, en çok çevrilen, bütün dünyada okurları olan ve hiç unutulmayan bir çocuk yazarsınız. Adınız bütün kalplerde, sürgün, mülteci, ölmüş, öldürülmüş dünya çocuklarında. Bir masal zalimi çıkıp geliyor ve sizleri ihbar ediyor, bu bir Hollandalı. 4 Ağustos 944 günü Alman gizli servis polisi Gestapo küçük zindanınızı basıncaya kadar, hatıra defterini hep yazıyorsunuz…

 

Hatıra defterinizin Türkçe baskısı bende var, bir eski kitap satıcısında bulup aldığımda, sizin onu yazdığınız yaşlardaydım, basıldığını göremediğiniz. İmza günü yapamadığınız, basıldığından elbette habersiz olduğunuz. On üç yaşınıza girdiğinizde size armağan edilen bir deftere yazmaya başladığınızda bütün bunların olacağını nasıl bilebilirdiniz? Size mektup yazmaya niyetlenince bu kitabı aradım, kırklı yıllar baskısıydı, uçuk, ona soluk demek daha doğru, uçuk mavi kapak üstüne, elips çerçeveli güleç yüzünüzü basmışlar. Saçınızda kurdela var mıydı, ben mi yakıştırdım, bilmiyorum. Kapağı kırık ve ucu yırtık, sayfalar kopuk, kaç kere okudum. Almanya’da, Berlin’de minicik bir müzeniz de var, orayı gezen kızlarıma armağan edecektim o kitabı, ara ara kitap yok, demek bir yerlere gizlendi, yahut siz benimle saklambaç oynuyorsunuz .Elma dedim, armut dedim, çıkmadınız, ne siz ne kitabınız.

 

Yapar ölü çocuklar böyle, onların toprak altında tutulamayacak cin mısırı olduğuna inanırım.Çıkar, uçurtma uçurur, oyun oynar, şarkı söyler, sonra döner, aşağıdakilere dünyayı ve hayatı anlatırlar.Böyle düşünür avunurum. Yoksa bu dünyanın çocuklara reva gördüğü acılara dayanılmıyor…

 

13 yaşınızdan itibaren, saklı bölme tutsaklığınızın sürdüğü iki yıl boyuhatıra defterinizi yazıyorsunuz. Kendinizi kapamak zorunda bırakıldığınız ev zindanında dünya ile bağınızı, babanızın sekreteri Miep Gies sağlıyor. Keşke o zindanda hep kala, ama, yaşayaydınız… Polis ihbar üzre izinizi bulup, evi basıyor. Hepinizi ve ötekileri trenlere doldurup, Polonya Auschwitz toplama kampına gönderiliyorsunuz. O sıra duyarlı ruhunuzda ne korkular, ne kuşkular, ne yaralar vardı, kim bilebilir? Tıpkı şimdi Halep’teki çocukların yaralarını kimsenin bilemeyeceği gibi…

 

Dünyanın savaşan, işgal edilen, parçalanıp yokedilmek istenen öteki ülkelerinde düşman önündeki yavruların korkularını bilemeyeceğimiz gibi…Belki ondandır, Holokost kelimesine sığdırmaları bütün ölümleri. Kost, yanık demek, kaustos, holos ise bütün, birleşince ‘bütün yanık’ oluyor demek, daha zarif bir yanmak, katliamın incelikli söylenişi. 6 milyon Yahudiye yapılan sistemli soykırımın tercih edilen adı imiş, Holokost. Ah Alamanlar ah, zulmün Allahını yapıp sonra onu dantela ile çevreleyenler, ırkçının, soykırımcının nadide örnekleri...

 

Naziler 1940 yılı Mayıs ayında Amsterdam’a giriyor, ülke Yahudilerini Almanya sınırına yakın Hollanda kasabası Assendeki geçiş kampı olan Westerbork’ta topluyorlar. Polonyadaki ölüm merkezlerine sürülüyorlar. İhbar gelince, hemen o gün Gestapo çavuş ve Hollandalı iki yardımcısı ailenizi tutukluyor, sizi de Westerbrok’a yolluyor. Bir ay sonra 1944 Eylül’ünde SS’ler ve polis, ailenizi, sizle birlikte saklanan o dört Hollandalı Yahudiyi trene bindiriyor, ama, siz ve ablanız küçük diye, çalıştırmak için sizi Ekim sonuna doğru Kuzey Almanya’da Celle yakınındaki Bergen_Belsen toplama kampına yolluyor.Hatıra defterini yazdığınız süre boyunca hep umutlusunuz, ancak tutuklanıp kampa yollanınca, umutlar tükeniyor.

 

 

Buradaki çocuk ordusunun da umudu tükendi sevgili Anne Frank…

 

Ölmek için yakarıyor, hem çocuklar, hem anneleri.

 

Siz ölümü çağırmadan, o kendi geliyor, Tifüs’e yakalanıyorsunuz, kampa girer girmez…Savaş bitecekken, yani İngiliz Birlikleri kampa girmesinden birkaç hafta önce, ölüyorsunuz. Hastalanmasanız, kurtulur muydunuz? Kimbilir?

 

Halep’teki çocuklar, kendini Akdenizin sularına bırakmayı kurtuluş sayan mülteci çocuklar kurtulsa ne olacak? Kim silecek kalplerindeki acıyı? Yüzlerine, güzel yüzleri ve güzel gözlerine sinen hüznü, kim?

 

Anneniz Edith 1945 Ocak’ında Auschwitz’de öldü. Kurtulan yalnızca babanız. Kurtuldu ve Sovyet güçlerince serbest bırakıldı. Gies tutuklama günü notlarınızı korudu, sakladı, büroda gizledi, okumayı hiç düşünmedi, babanız dönünce ona verdi. Epey düşünüp taşındıktan sonra babanız siz öyle istediğiniz için notları kitaplaştırmaya, yayınlamaya karar verdi. Her iki günlük de, yani ilki ve sizin düzenlediğiniz ikincisi birlikte derlenip toparlanıp, yayınlandı, 1947’de, ancak cinsel temalı kısımlar gençlik kitabında yeralsın istemediler, aileye ve size saygı açısından da…Babanız uzun yaşıyor, 1980’e kadar.. Hatıra defterinin gelirini savaş belgelerini toplayan Rijks enstitüsüne bırakıyor.Neden sonra hatıra defteriniz eksiksiz yayınlanıyor.90’ların sonlarında önceden bilinmeyen beş sayfa daha bulunup, adınızı taşıyan Vakfın da onayıyla 8 Şubat 1944 tarihli uzun bölüm, aynı tarihli kısma ekleniyor. Hem, bilmem biliyor musunuz, yok canım, nerden bileceksiniz, siz ölüsünüz, kitabınız Avrupa, Güney ve Kuzey Amerika’da pekçok okulda ders kitabı olarak okunuyor. Savaş kurbanı çocukların simgesi oldunuz, hayatınız bahasına, sevgili Anne Frank…

 

Savaş nerede ve hangi nedenle olursa olsun, yıkım, ölüm, umutların yokoluşu, bunu en iyi siz biliyorsunuz…

 

Şimdi de dünyamızda suçsuz çocuklara süt, kitap, oyun, okul yerine kurşun, bomba, ölüm, kimsesizlik, sakatlık dayatılıyor, siyasetteki bazı kötü kişilerce…Savaşın kazancı çocukları kazanmaktan önemli, böyleleri için. İnsanlığın çocukların öldürülmesi, vatansız kalması, denizlerde boğulması, korku içinde ve sakat bırakılmasına karşı çıkması gerek. Siz bunu yıllar yıllar önce çocukça cümlelerinizle ne güzel yazdınız:

 

’20 Haziran 1942, Cumartesi.

 

Hatıra defteri tutmak benim gibi biri için tuhaf bir duygu. Yalnız daha önce hiç yazmadığımdan değil. İlerde ben dahil hiç kimse on üç yaşında bir kızın içinden geçenlerle ilgilenmeyecekmiş gibi geliyor. Ama aslında bunun hiçbir önemi yok, ben yazmak ve daha önemlisi kalbimden geçen bir sürü şeyi ortaya dökmek istiyorum. Ellerimi başıma dayadığım ve tembellikten dışarı mı çıksam, evde mi kalsam bilemediğim sonuçta aynı yerde pinekleyip kaldığım hafif, melankolik günlerimden birinde canım sıkıldığında, ‘kağıt insanlardan daha sabırlıdır’ sözü içime işledi…’

 

Bir zaman sonra, dünyada faşizm doludizgin giderken, ablanızla birlikte , ailenizin öbür üyeleri gibi, farklı toplama kamplarında, yani itinayla düzenlenmiş, ölüm bahçelerinde ölüyorsunuz, sevgili Anne Frank

 

Hayatı öğrenemeden, yetişkin ve mutlu olamadan, bir meslek edinemeden, aile kuramadan, çocuklar doğuramadan, ölüp gidiyorsunuz. Umarım sabun yapılmamışsınızdır. Çünkü bazılarını sabun yaptılar, hepinizin saçlarını, altın diş ve takılarını aldılar.

 

Paranıza zaten el koydular. Babanız Otto Auschwitz’de kalmıştı, Kızıl Ordunun gelmesiyle bu kamptan kurtuldu.Kader…Şimdi Ortadoğu yangın yeri, orada da ailenin tamamı ölürken, bir bebecik, bir ihtiyar yahut ona sığınmış evladıyla bir baba, bir ana ya da kurtulabiliyor.

 

Ama bu kurtulmak kurtulmak mıdır?İçindeki yaralar kanarken, dışındaki yaralar sağaltılsa bile, neye yarar? Babanızın eski bir sekreteri vardı hani, Miep, o sizin tuttuğunuz hatıra defterini babanıza ulaştırıyor.

 

Elbet Otto bey pekçok kere okuyor, sonra kopyalayıp, profesör arkadaşına yolluyor. Herkes üsteleyince de günlüğünüzü yayınlamaya karar veriyor. İlkin 150 bin basılıyor, bunu sayısız baskı izliyor.

 

Türkçenin de içinde olduğu 60 dile çevriliyor. Çok okunanların başında geliyor, kitabınız.Tiyatroya uyarlandı, Broadway de sahnelendi.

 

Bizim bitişiğimizdeki kanlı kavgada kimsenin günlük tutabildiğini sanmıyorum.Oralı çocuklar kürem kürem öldürülüyor, ana babasız bırakılıyor, sakat kalıyorlar. Irak ve Suriye’ye özgürlük getireceğim diye, demokrasi sunacağım diye gelenler, oraları cehennemden beter eden batı uygarlığı çocukları katlediyor. İnsanlığın da mezarı oldu, Halep. Kimse duymuyor, duyup görüp susuyor, insanlık…Sizler kamplarda öldürülürken, Yahudiler sabun yapılırken susanlar gibi, bunlar da…Gel de inan şimdi, sizler için müzeler yapan, insani ve barışçıl duruş sergileyen, birkaç kuşak sonradan da olsa, özür dileyen siyasilere, onlarla aynı duruştaki sivillere, gel de inan…Hepsi oyunmuş, hepsi tiyatro…Sizin için yandıkları da yalanmış, bütün barış havarilerinin üzüldüğü de yalan…Ey Nazi kıyımına yanmış gibi yapan Avrupalı, neredesin? O steril kalbin ve aklın nerede? Akılsız ve kalpsiz demeye ben çekiniyorum , ama, sahiden de öylesin…Yandığın yalan ol masa düne yandığın kadar bugüne de yanardın, sesini çıkarırdın, bu kadar ölümüne susmaz, savaşa onay vermezdin, öyle olmasa yıllardır sürdürülen bu savaşa, insansız ve uygarlık kalıtları bombalanarak bırakılmış cehennemi topraklar için parmağını olsun kıpırdatırdın.

 

Yarın bunlar için de kitaplar yazacaklar, filmler yapacaklar, özür dileyecekler…Ama o kırgın, küskün, mültecilik yolunda kırılan, denizlerde boğulan çocuklar ve ana babaları için bütün bunların bir anlamı olmayacak


Facebook

16/07/2018 Gün Ortalama:78  Bugün 14 Ziyaret var  Sitede 1 kişi var  IP:54.224.111.99